Meydanda Yarış(ma)ma*

* Hukuksuz bir biçimde tutuklu yargılanan arkadaşımız, meslektaşımız Işılgül Çakmak’ın yürüttüğümüz tartışmalar vesilesiyle kaleme aldığı yazısını paylaşıyoruz. Metin henüz yayıma hazır halde olmamasına karşın güncel anlamından kaynaklı yayımlamayı tercih ederken, Işıl’ın yokluğunda herhangi bir düzenleme yapmayı uygun görmedik. Sadece başlık tarafımızdan konulmuştur.

Foto: Işılgül Çakmak - 2017
Foto: Işılgül Çakmak – 2017

Günümüzde kent meydanları toplumsal eşitsizlik ve ideolojik mücadelelerin en yoğun ve çarpıcı biçimde yaşandığı kamusal mekânlardır. Kapitalizm öncesi dönemlere kadar kullanım değeri üzerinden tasarlanan meydânlar; kapitalizm ile birlikte, sermaye tarafından, değişim değeri üzerinden ve yine sermaye için tasarlanmaktadır. Bu anlayış; mekân tasarımında yapım yöntemi, malzeme seçimi vb. gibi birçok yönden nispeten küçük ölçeklerde yaşanırken, kentsel mekânların sahip oldukları büyük ölçek sebebiyle kent meydanlarında çok daha yakından hissedilmektedir. Tarık Şengül sermaye ve kentsel mekânlar arasındaki bu ilişkiyi; “Kentsel mekânlar tarih boyunca üretim, yeniden üretim ve mekânsal dönüşümün gerçekleştiği ve aynı zamanda bunları gerçekleşmesini sağlayan farklı toplumsal süreçlerin olduğu alanlardır. Kentlerdeki bu mekânsal dönüşümde sermaye birikim süreçlerinin önemli rol oynadığı düşünülmektedir.” (Şengül,2009) şeklinde açıklar. Kent meydanı ve sermaye ilişkisini, Brezilya kenti üzerinden örnekleyen Berman, ise; “1950’ler de kenti tasarlayanların, insanların bir araya gelecekleri bir kamusal alan bırakmadıklarını ve bunun Brezilyalıları sessiz tutmak için yapıldığını anlatır.” (Berman, 2012). Bu bağlamda kent meydanı tasarımları, toplumsal bellek oluşturarak kentlilerin bir araya gelmesini ve ilişki kurmasını teşvik edici olabilir veya aksine, Taksim meydanı örneğinde açıkça deneyimlendiği üzere, bellek yıkımı ve çeşitli engellemeler ile “3 kişinin bir araya gelmesinin suç unsuru” sayıldığı bir mekân haline de dönüştürülebilir. Bu nedenle kent meydanındaki simgeler, işaretler, yıkımlar, yeniden inşalar ve bunların kentli üzerindeki etkisi yalnızca kentsel mekân tasarımında yaşanan bir değişim değil aynı zamanda politik bir değişim olması açısından büyük bir öneme sahiptir. Kent meydanlarında gerçekleştirilen bu dönüşüm, politik kararlar ve değişen rejimlerle birebir ilişkilidir.

İBB tarafından açılan Taksim meydanını yarışma ile tasarlama fikri bir yandan ilgi görürken bir yandan tartışmalara neden olmuştur. Çokça tartışılan projelerin içeriği, yarışmanın biçimi vb  gibi sonuçlar yerine; bizler çözüm için problemin çıkış noktasına yani “yarışma” fikrine odaklamak gerektiği düşünüyoruz. Zira meslek pratiğinin, meslektaşları birbiriyle yarıştıran bir hale dönüştürülmesinden oldukça rahatsızız. Yarışma hakkında kendimize şu soruları sormakta fayda olduğunu düşünüyoruz:

  1. Ne kadar adil? Yarışma jürilerinde çoğunlukla aynı isimleri görmek, ofis olarak katılan ekiplerde ofis sahibinin ekip başı olması ve her yarışmada daha çok popülarite kazanması tesadüf müdür? Star mimarlık yalnızca özel sektörde gökdelenleri ile meşhur mimarlara mı denir ya da yarışmalarla varlık göstermek, sürekli röportajlar vermek, sosyal medyada akılda kalmaya çalışmak da bir çeşit star’lık değil midir? 
  2. Ne kadar katılımcı? Yarışmalara başvuruda istenen ekip koşulları ve teslimlerde istenen çizim detayları göz önünde bulundurulduğunda; araç gereç (kaliteli bir ya da birden fazla bilgisayar) ve bolca zamana  ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Bu noktada; ofis sahibi olamayan mesai yapmaya zorlanan ücretli çalışan mimarlar nasıl katılım sağlayabilir? Kişisel ve iyi kalitede bilgisayar sahibi olamayan mimarlar nasıl katılım sağlayabilir? 
  3. Ne kadar üretici? Üretim kültürü; kolektif emek ve sosyal adalet ile örülen inşa süreçlerinden oluşur. Adil olmayan rekabet; üretim kültürünün değil; kapitalist sistemin özellikleridir. Kapitalist sistemin özelliklerinden beslenen bir kentsel tasarım politikası ne kadar üretici olabilir?
  4. Ne kadar halk için? Katılımcılık yalnızca sonuçta ortaya konan projeler içinden seçim yapmak mıdır yoksa  baştan sonra tüm sürece halkın dahil olması mıdır?

Mekansal Yapılanma ile Sömürü/Ezilme Biçimleri ve Taksim Meydanı

“Geçmişten beri korkulan şeylerden biridir meydanlar.

Meydan değişimin mutlak kalesi olarak algılanır.”(Acaer, 2015)

“Korporate mekânlar kentte başka türlü var olmanın diğer anlamlarını dışarıda bırakır… Korporate mekânlara onun parçası olmadan giren her şey görünmez kalır.” (Sassen,1996). Yukarıda geçen, Sassen’in Rebuilding the Global City: Economy, Ethnicity and Space kitabında yer verdiği korporate mekân(1) tanımlamasının en çarpıcı yönlerinden biri; kutuplaşmış mekânsal yapılanma ile yapılan sömürü ilişkilerinin ötesinde birçok ezilme biçiminin var olduğuna yapılan işarettir. Bu bağlamda, İstanbul özelinde Taksim Meydanı’nda görüldüğü üzerine yalnızca kutupsallaşmış mekânsal yapım/yıkımlar (AKM yıkımı, yeni cami inşaatı vs.) değil; bunların dışında da Taksim Meydanı’nda birçok sömürü-ezilme biçimi olduğu söylenebilir. Örneğin; kaldırılmayan polis engelleri, insani yükseklik değerlerinin oldukça üstünde yüksekliğe sahip kamera direkleri, kent meydanını ihtiyacından çok fazla aydınlatan ve sürekli gözetleniyor hissi uyandıran dış mekân aydınlatmaları, yine standart yükseklik değerlerinin çok üzerinde yer alan bayrak direkleri, meydan içinde yer alan çadır kurma suretiyle oluşturulmuş mini karakol, Gezi Parkı içinde yaratılan polis araçları otoparkı ve daha çoğaltabileceğimiz birçok örnek Taksim Meydanı üzerinde Sassen’in teorisini doğrulamaktadır. Bu noktada Sassen’e göre korporate mekânlar sayesinde yaratılmak istenen; “güçsüzleştirme, kültürel emperyalizm, marjinalleştirme ve psikolojik şiddet” (Sassen,1996) bizlerin Taksim Meydanı’na her gidişimizde maruz kaldığımız sömürü-ezilme biçiminin çeşitli sonuçları olarak ortaya çıkmaktadır.

Sosyo-Politik Önem: Bu Meydan Kanlı Meydan 

Türkiye siyasal tarihine, “Kanlı 1 Mayıs” olarak geçen ve Taksim Meydanı’na da “Kanlı Meydan” ismini veren 1977 yılı 1 Mayıs’ının yaşandığı dönem; kapitalist sistemin ekonomik, sosyal, politik krizleri içinde sıkışan Türkiye’nin 1970’li yılların sonuna denk gelmiştir. Bu dönemde, Türkiye’deki ideolojik kavga keskinleşerek, şiddetini arttırmıştır. Buna ek olarak, 1976 yılı 1 Mayıs kutlamalarının büyük kitlelere hitap etmesi, 1977 yılında yapılacak kutlamalara katılımın önemini de arttırmıştır. Dolayısıyla kutlamalara farklı siyasetlerden ve halktan kitlesel bir katılım sağlanmıştır. 1 Mayıs 1977 tarihinde Taksim Meydanı’nda gerçekleşen İşçi Bayramı kutlamalarının yapıldığı sırada; yaklaşık 500 bin kişinin katılımı ile gerçekleşen kutlamanın sonlarına doğru, Sular İdaresi binasının üzerinden ve meydandaki bazı binaların çatılarında bulunan nişancılar tarafından halkın üzerine ateş açılmıştır. Bu dönem içinde yaşanan Niksar- Erzincan-Şiran olayları, yaklaşan 5 Haziran seçimleri, halkın İşçi Bayramı’na olan ilgisinin giderek artması, aynı zamanda Türkiye’de işçi sınıfının güçlenmesi; saldırının bir rastlantı sonucu oluşmadığı aksine planlı bir biçimde gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır.(2) Planlanmış bir olay olduğunu düşündüren bir diğer durum ise olayı yaşayan farklı siyasal örgütlerin, sendikaların ve bireylerin “Kanlı 1 Mayıs, siyasi çatışma halinde olan sol örgütleri tahrik ederek, bu olayın sol içi bir siyasi çatışma olduğu inancının yaratılmak istenmiştir.”(Duran,2011) şeklinde açıklanan ortak değerlendirmeleridir. Acaer kutlamalar esnasında ateş açılması ile yaratılan panik durumunu şu sözlerle ifade eder: “İnsanlar panik halinde kaçışmaya başlarlar… Panik büyürken, panzerler halkın arasına girecek ve kitleleri sıkıştırarak meydanın hemen yanı başındaki Kazancı Yokuşu’na itmeye başlayacaktır. Bu arada son bir kez daha ateş açılmasıyla panik daha da artmıştır ve artık panzerler cesetlerin üzerinden geçmektedir. Ve kazancı yokuşunda tesadüfen terk edilen bir kamyonda ezilme vahametinin artmasına sebep olur.”(Acarer, 2015). Yaşanan bu tarihi olay sırasında birçok kişi hayatını kaybetmiş, onlarca kişi yaralamıştır. Olay sonrası gözaltılar yaşanmış fakat gerçek faillere hala ulaşılamamıştır. Bu noktada, 1977 yılı 1 Mayıs’ının Taksim Meydanı’nda gerçekleşmiş olması meydanın Kanlı Meydan gibi yeni isimler ile anılmasına ve yeni anlamlar kazanmasına sebep olmuştur. Taksim Meydanı’nda ölenler, yaralananlar o tarihten sonra unutulmamış, kent meydanı aynı zamanda mücadelenin de yüz yüze ve en somut haliyle gerçekleştiği kamusal alan olarak ayrı bir anlam kazanmıştır. Bu noktada meydana tarihi bir önem kazandıran bu olayın yarışma sürecinin neresinde olduğu da bizler için sorgulanması gereken önemli noktalardan biridir.

Değerlendirme

“Eğer kapitalizm kent mekânına adım adım girmiş bulunuyorsa,

işgal ettiği alanlardan adım adım çıkarılması da mümkündür.”(Şengül,2000)

Harvey, “yapısalcılık sonrası bakış açılarının eleştirileri dikkate alınarak, kent mekânlarında

evrensel sosyal adalet çerçevesinden vazgeçmeyen bir çerçeveden bakmanın gerekliliği”nden bahseder. (Harvey,1996). Bu noktadan hareketle, sermayenin küreselleştiği bir dönemde, kent meydanını incelerken yalnızca yerel sorunlar penceresinden bakmanın yeterli olmayacağı anlaşılmaktadır. Ortak bir dayanışma ve mücadele zeminin nasıl oluşturulacağı ve alternatif hegemonyanın nasıl ortaya konacağı konusunda ise Harvey, “Merkezi hedefleyen bir strateji ile tasarımın direnişi geçip, küresel kapitalizme alternatif olabileceğini” (Harvey,1996) öne sürmektedir. Buradan hareketle, Harvey ve Hook’un teorilerini birleştirerek ve marjinde(3) kalan huzursuzluk teorisini bir araya getirilerek, alternatif bir tasarımın yapılabileceği açıktır. Bu noktada, “kent mekânlarının toplumsallaşması, tıpkı özelleştirme sürecinde olduğu gibi, Gramsici’den ödünç alınan betimleme ile siperden sipere verilen mücadeleler sonucu olmak durumdadır.” (Şengül,2000). Kent meydanını yaşam alanı olarak gören ve sosyal adaleti savunan politik bir tasarım, kent meydanının metalaşmasını sorun edip, aksi yönde toplumsallaşmasına yönelik bir tasarım yapabilir. Kent meydanına dair özellikler, anıtlar, ticari yapılar, yollar vb. toplumsallaştırma mücadelesinin alanları olarak tespit edip birer birer metalaşma süreçlerinin dışına çıkartılabilir. Bu tasarımın metodu özel sektörde rekabete zorlanan meslektaşları, eşitlikçilik adı altında yarışmaya zorlayan yöntem dışında alternatif yöntemlerle yapılabilir.

Bizler; adil olmayan ve halkı sürecin dışında bırakıp yalnızca son aşamada sus payı verir gibi seçilen seçeneklerden seçim yaptıran yarışma kültürüne karşı çıkıyor ve tüm meslektaşlarımızı yarışmamaya, kolektif adil süreçlerin işlediği alternatif üretim modellerini düşünmeye çağırıyoruz.

(1) Sassen’e göre korporate mekânlar, kutuplaşmış mekânsal yapılanma sonucu ortaya çıkan ve birçok farklı sömürü-ezilme biçimine sebep olan mekanlardır. Bu mekânlar, kapitalist sistemin küresel mimari anlayışı sonucu ortaya çıkmış ve özellikle vasıfsız işçiler, etnik gruplar, bağımlılar gibi grupların bir aya geldikleri kentsel mekânlar olarak tanımlanmaktadır.

(2)  Türkiye’de 1 Mayıs 1977 yılında yaşanan ölümlerin sözü edilen politikalar çerçevesinde yaratılmış bir komplo olduğu genel bir görüş olarak ön plana çıkmaktadır. (Koç,2008). Dikkat çekici diğer bir gelişme ise, bu olayın Türkiye’de işçi sınıfının en güçlü olduğu bir döneme denk getirilmiş olmasıdır. Bölüşüm ilişkileri açısından bakıldığında, 1977 yılı iktisadi açıdan işçi sınıfı kazanımlarının en yüksek orana ulaştığı bir dönem olma özeliğine sahiptir. (Alpman,2010). “Silahlı saldırının kitleye yönelik olmaması, olay sonucu silahlı yaralanmadan dolayı yaşamını kaybeden kişi sayısının sadece 5 kişi olması, geri kalan ölümlerin ise ezilmeler ve boğulmalar sonucu yaşanmış olması, olayın önceden planlanmış olduğu düşüncesini güçlendirmektedir.” (Parlar,2006).

(3) Marjinden mücadele teorisi: Radikal bakış açısıyla marjinalist direniş çizgisini savunan Hook, belli bir dayanışmanın gerekli olduğunu ancak bunun marjinde, belki daha önemlisi, her grubun kendi kimliğini koruması temelinde gerçekleşebileceğini öne sürmektedir. Diğer bir anlatımla Hook, ezilenleri marjine davet etmektedir. (Şengül,2000)

KAYNAKÇA

Acarer, E. (2015). %100 İstanbul (6. b.). İstanbul: İnkılap Yayınevi.

Berman, M. (2012). Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor. İstanbul: İletişim Yayınları.

Castells, M. (1977). Urban Question: A Marxist Approarch. Londra: Arnold.

Harvey, D. (2006). Sosyal Adalet ve Şehir. (M.Moralı, Çev.): Metis Yayınevi.

Harvey, D. (1996). Cities or Urbanisation. Cities S. ½ .

Krier, R. (1979). Urban space, Forward by Colin Rowe, Academy Editions, London.

Pamay, B. (1978). Kentsel Peyzaj Planlaması. İ.Ü. Orman Fakültesi Y., Yayın No: 2486.

Öztan, Y. (1998). Kentler ve Meydanlar. Maison Française Dergisi, No:33, 154-157, İstanbul.

Sassen, S. (1996). Rebuilding the Global City: Economy, Ethnicity and Space. Londra, Macmillan.

SSCB’de Edebiyat ve Sanat Ansiklopedisi. (1950). Çev. İsmail Yarkın. Yıldızlar Matbaacılık.

Şengül, H. T. (2009). Kentsel Çelişki ve Siyaset (2. b.). Ankara: İmge Yayınları.

Şengül, H. T. (2000). Siyaset ve Mekansal Ölçek Sorunu: Yerelci Stratejilerin Bir Eleştirisi.Ankara, İmge Yayınları.

Tricart, J. (1963). Cours de geographie humaine vol.1, Centre de Documantation, Universitaire, Paris