Pandemi, inşaat tozu ve çelik irade – ÜİMF

Gerçekler ne kadar devrimcidir?

Pandemi sonrası ayyuka çıkan neoliberalizmin bizi eşiğine getirdiği uçurumvari tablo ile ilgili onlarca ve hatta yüzlerce akademik, siyasi, bilimsel yazı okuduk. Hepsi kemiklerimize kadar işleyen ve çıplaklığıyla artık şoke etme etkisini bile yitiren bariz bir gerçekliğe işaret ediyordu; “Kapitalizm hakkında söylenen her şey doğruymuş”*

Üstelik bu su yüzüne çıkma durumu yeni de değildi çünkü gerçekler çaba ile su yüzüne çıkartılmamıştı, onun yerine sular çekilmişti. 2008’den beri o veya bu para politikalarıyla kademe kademe yayılan kriz bize de ulaşmış, ucuz kredi kaynaklarını kurutup sıcak parayı çekmişti.

Gerçekler: Kapitalizm vahşiydi ve her an yoksullaşıyor, daha çok çalışıp daha az kazanıyorduk. Pandeminin tahribatı derin bir yıkım boyutunda olacak çünkü on yıllardır biriken aşınma tüm sistemleri bir arada tutan çürük vidaları da gevşetti ve BAM.

Peki bu gerçek ne kadar toplumsallaştı? Evet, belki sokaktaki her insan neoliberalizm eleştirisi yapmıyor, krizin çıkışının ana nedenini kapitalizm diye işaret etmiyor olabilir. Ama faturasından, yoksulluğundan, borcundan, soğan fiyatından dem vuruyor. Demek ki bir farkındalık var.

Ancak gerçeklerin tüm objektifliği ile açığa çıkması da umut verici değişimleri tetiklememiş gibi görünüyor çünkü her devrimin özneye ihtiyacı var. Gerçeklerle, bu gerçekleri değiştirecek program ve irade arasındaki boşluğu doldurmak gerekiyor. Kimilerine çok klişe gelse de bu boşluğu doldurmanın yegane yöntemi siyaset yapmak ve örgütlenmek gibi görünüyor. Ve ne kadar ertelemeye, kaçınmaya, ötelemeye çalışsak da o özne biz olmak durumundayız.

Krizden medet ummak mı yoksa kolektif özne olmak mı?

Şöyle bir kriz gelsin, tüm çürümüşlüğü kutsal tufan misali silip süpürsün. Bu abartı geldiyse o zaman en azından iktidarın krizi yönetemediği inkar edilemez biçimde ifşa olsun.  Gerçi gerçeklerin tek başlarına devrimci olamayacağını az önce tartışmıştık.

O halde etimolojik kökeni “eleştiri” manasına gelen krizin değişimi gerçekleştirecek irade yerine bu işi yapması yukarıda temellendirdiğimiz mantığa ters düşüyor. Ancak kriz, kök manasına da yaraşır biçimde mevcuda, sistemlerin girdiği çıkmaza dair analiz, eleştiri, fikir ve en nihayetinde bir program üretmemiz için ateşleyici, esinleyici olabilir. Bu görevi yerine getirdikten sonra krizden medet ummak da kriz var mı yok mu tartışmasıyla oyalanmak da makul gözükmüyor.

Neoliberalizmin nifak tohumlarının serpildiği 80’lerin ikonik figürlerinden Margaret Thatcher’in söylediği ve bu aralar çokça yazıda geçen “Toplum diye bir şey yoktur, birey vardır” ifadesini kolektif özne’yi tartışırken anımsamakta fayda var. Neoliberalizm örgütlü halka karşı bireyselliği yüceltti. Bunun çok temel bir iki sebebini hemen sıralayabiliriz;  İlki örgütlü bir halk sistemin önündeki en büyük engeldir. Talep edecek, hakkını arayacak, hesap soracak, mücadele edip değiştirecek gücü vardır.  Buna karşılık kahraman da olsalar destan da yazsalar tekil sesleri boğmak göreceli daha kolaydır. Üstelik toplum karşısında devleti, sistemi muhatap alır ve sorumlu tutar. Oysaki toplumun olmadığı yerde bireyin yükü ve sorumluluğu çok daha ağırdır. İş kazası geçirdiğinde sorun onun dikkatsizliğindedir. Tedavi olamıyorsa zamanında sigorta yaptırmamış, hastalık ve yaşlılık günleri için yeterince çalışmamıştır. Karbon emisyonlarının düşürülmesinde bile görev ondadır, ağır sanayi şirketlerine, sistemin himayesindeki santrallere hesap soramaz. Kirliliği önlemek için yapılan akaryakıt zamlarını göğüslemelidir. Eğitim için parası yoksa burs almak için çalışmalı, iş bulamıyorsa kendini geliştirmek için meziyetlerine en az 10 tane daha eklemelidir. Devlete yük olmamak, üretip tüketme sorumluluğunu yerine getirmek şartıyla birey arta kalan zaman ve kaynaklarıyla (!) doyasıya bireyselliğinin tadını çıkarabilir.

Bireyin çıkmazı ve çarptığı duvarlar karşısındaki acizliği trajik ancak kolektif iradeyi inşa süreci de dikensiz değil. Siyaset hala çoğumuz için yaşamsal bir çabadan ziyade hayat gailemiz üstüne ilave bir yük. Dar grupçuluk, kapalılık, kolektif iradeye karşı atalet de sadece devlet makamlarına özgü değil. Yine de bu gerçeklerin varlığı acil müdahale ihtiyacını bertaraf  etmiyor çünkü ıssızlıkta bir kendi gölgen  bir de devasa duvarların gölgesi ile baş başa kalmak çok daha yıkıcı. Öte yandan benzemekten kaçındığımız sistemin desturunu içeriden yıkmak ve mücadele yükünü dar gruplardan, tekil öznelerden alıp kolektife yaymak gerekiyor.

Program / Özgüven

Pandemi sonrası nasıl bir yeni düzen/yeni normal bizi bekliyor? Distopik manzaralı gelecek tasavvurlarından (ki hiç gerçeklikten uzak değil) insanların el ele açlığı ve çürümüş servet duvarlarını yıktığı umut dolu tahayyüllere kadar enva i çeşit iddia mevcut.

Umut dağıtan gelecek öngörülerinin bir kısmı neoliberalizmin poster liderlerinin dahi kamulaştırmadan, işçilere nakdi yardımdan bahsetmesinden mesnetleniyor olabilir. Oysa ki bu girişimler kapitalizmin çökmesini önleyecek olan bireylerin tüketme sorumluluğunun devam etmesini sağlamaya yönelik kısa süreli enjeksiyonlar. Kalıcı sosyal devlet reformlarını vaat etmiyorlar. Kaldı ki her kamulaştırma demokratikleşmeyi ve sosyal adaleti getirmiyor. Bunun örneğini özel varlık fonunda görüyoruz. Toplumun bütçede denetim hakkı olmadığı sürece kamulaştırma belli bir zümrenin tekelleşmesinden başka bir şeye tekabül etmiyor.

Salgın sonrasına dair iyimser tablo çizenlerin bir kısmının dayanağı ise “gariplerin elbet bıçak kemiğe dayanınca isyan edeceğine” dair kuvvetli inanç olabilir. Fakat bu da çok güvenilir değil çünkü siyasi tarih bize yoksulluğun da her zaman  ilerici isyanların ateşi olmadığını söylüyor.

Öte yandan kelime kullanımı olarak enflasyonunu gördüğümüz “dayanışma” ve “iyi niyet” sert olgular karşısında eşitliğe giden yolun önündeki engelleri mucizevi bir şekilde kaldırmıyor. Bu sözümüzle elbette ki “dayanışma” kavramının içini boşaltmaya, değerini düşürmeye çalışmıyoruz. Kastımız dayanışmanın kendi başına mücadele programı olamayacağını vurgulamak.

İlahi bir programdan, sihirli bir açılımdan da bahsetmiyoruz. Destanların, kahramanların değil kolektif iradenin öne koyacağı, adım attıkça çoğalan, deneyimlerini, pratiğini ve somut kazanımını arttırdıkça özgüven inşa eden senin benim, bizim yaşatabileceğimiz ve yükseltebileceğimiz bir programdan söz ediyoruz. Özgüven geliştikçe kürsüleri de işgal edeceğimiz günler gelecek. Kürsüde tartışmamızı yaptıktan sonra söz hakkını devretmek şartıyla tabi ki.

Bu kadar genel panoramadan sonra forum olarak kendi somut programımızı ortaya koymazsak yazının ruhuna ihanet etmiş oluruz değil mi? Öyleyse;

  • Her türlü felaket iki temel itkiyi harekete geçirir. Egemenler bu günlerin popüler tabirine uygun şekilde krizi fırsata çevirmek ve daha fazlasını elde etmek ister. Ezilenlerin yeni normali ise giderek daha fazla haksızlığa alışmak olur. “Buna katlanmazsam sonunda işsizlik var. Yemek paramı almasam da olur, yeter ki maaşım yatsın. Maaşımı 3 ay almasam da olur, hiç olmazsa sigortam yatsın. Sigortam geç başlasa da olur, yeter ki beni işe alsınlar.” İş yerlerinde, iş görüşmelerinde her türlü hak kaybını soğukkanlı bir şekilde reddedelim. Bir kere ödün vermeye başladığımızda devamı gelecektir.
  • Pandemi sonrası iş yerlerimizde tırpanlanmaya çalışan haklarımız için mutlaka iş arkadaşlarımızla beraber hareket edelim, örgütlü davranalım. İş dışında çalışma arkadaşlarımızla aramızdaki organik bağları kuvvetlendirelim. Birbirimizi gelişmelerden haberdar edelim, işverenle tekil görüşmelerden kaçınalım.
  • Örgütlenmek zorludur, özellikle sistemin ideolojik aygıtlarınca bütün hayatlarımız boyunca bireyselliği kutsayan bir eğitime tabi tutulduğumuz düşünülürse. Ama emin olun yalnızlık daha zor. TMMOB şubelerinde “ücretli&işsiz” komisyonlarının aktifleşmesi için bastıralım. Sendikalarda teknik eleman örgütlenmesini zorlayalım. Her mevzi önemli. Son dönemde baro ve odaların yönetim mekanizmalarına devlet nezdinde müdahalenin gündemde olması bu mevzileri önemsememiz gerektiğine kanıt. Ancak asıl sebep yine de bu değil. Buralarda herkesten çok biz olmalıyız çünkü buraların gerçek sahipleri aslen işçiler, yani biziz.
  • Mücadelenin alet çantası çeşitli ve birçok imkan sunuyor. Gücümüz ölçüsünde yapılacak her daim bir şeyler var. Teşhir de bu imkanlardan biridir. Çalışanların haklarını gasp eden bir iş yeri etik olarak sorgulanmalı ve teşhir edilmelidir. Teşhirin caydırıcılığı ve oluşturduğu kamuoyu kadar örgütlenmeye katkısı vardır.
  • Çalışma hayatımızda yaşadığımız sorunları birbirimize danışalım, kazanım ve deneyimlerinizi paylaşalım. Kolektif hafıza güçtür.
  • Kendimiz, birbirimiz için mücadele ederken kolektif hareket etmek, anonim olmak hem kendimizi gereksiz risklerden korumamıza hem de kolektif çalışma yetimizi güçlendirmemize yardımcı olur. Anonim kalmamızı sağlayacak mekanizmalar icat edelim.

Daha fazlası için çalışmaya, öğrenmeye, tecrübe etmeye, biriktirmeye ve yazmaya devam. Şimdilik durduğumuz yerden bakınca; “İleriye doğru atılmış bir adım bazen onlarca programa bedeldir.”

ÜCRETLİ ÇALIŞAN & İŞSİZ MİMARLAR FORUMU

MAYIS 2020

*”Güneşli Pazartesiler”  filminden bir alıntı. Filmden alıntı yapılan güzel bir yazı için bkz.; https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/04/22/meger-kapitalizm-icin-soylenen-her-sey-dogruymus/