MDTH – Kriz Yalnız Atlatılamaz!

Rant yağması ve milli sektör inşaat

Geçtiğimiz sene sonu itibari ile ağırlığını hissettiren kriz aslında her dönemin gündemi idi. 1994-2001-2008-2018… Yine de içinde olduğumuz son krizin 16 senedir parlatılan inşaat sektörünü daha derinden vurmasını bizler, 2008 sonrası küresel ekonomideki parasal genişleme, ucuz kredi kaynaklarının spekülatif sektörlere aktarılıp inşaat balonunun şişirilmesine bağlıyoruz. İzlenen neoliberal politikalar en şaşalı döneminde dahi herkesin kazandığı bir sistemi tarif etmiyordu. Üretime değil sadece yandaşların rantın en büyüğünü aldığı talana dayanan bir iklimde sermaye birikimi, inşaat işçilerine (ki bizim için bu tanıma tüm teknik elemanlar dahildir) pay edilmedi elbette.  Çokça kullanılan tabir ile sular çekildiğinde ise geriye değişken döviz kurları, artan inşaat maliyetleri, daralan sektör, kapanan şantiyeler, iptal edilen projeler, konkordato ilan eden şirketler kaldı. 

Burada iki noktanın altını çizmekte fayda var. İlki populist egemen söylemin aksine inşaat balonunun en parlak zamanlarında dahi paylaşımdaki adaletsizliğin arttığı gerçeğidir. Bunu talanın en yoğun olduğu kent İstanbul’daki yoksullaşma oranındaki artıştan ve gelir eşitsizliğinden izlemek mümkün. İkincisi ise sanayileşme, tarım kısacası üretim yavaşladıkça kırılganlığın büyümesi. Kolin İnşaat’ın 3. Havalimanı ortaklığından çıkıp sanayiye kayma kararı alması tesadüf olmasa gerek. Genel çerçeveyi çizme ihtiyacı duyuyoruz çünkü sert bir ivme ile yere çakılan inşaat sektörünün arkasındaki ekonomi-politiği görmeden mimarlar ve genelinde tüm inşaat işçileri için krizi tartışmak ve boyutlarını kavramak mümkün olmayacaktır. 

Veriler üzerinden daralan piyasa gerçeği

Her istatistiki verinin gerçekliğin tamamını yansıtamayacağını not düşerek, tartışmaya hayatımıza dokunan bazı bilgileri paylaşarak devam etmek yerinde olur. DİSK-AR’ ın TÜİK ve SGK verilerine dayanarak hazırladığı 2018 Kasım İşsizlik ve İstihdam Raporu’na göre:

  • Dar tanımlı işsiz sayısı bir önceki yıla göre 266 bin kişi artarak, 3 milyon 670 bine yükseldi.
  • Geniş tanımlı işsiz sayısı 6,3 milyonu aştı.
  • Sigortalı işçi sayısında 363 bin azalma gerçekleşti.
  • Tarım dışı kadın işsizliği % 32,9’a ulaştı.
  • Resmi kayıtlara göre bile 1 milyon 111 bin üniversite mezunu işsiz.
  • Ne eğitimde ne istihdamda yer alan gençlerin oranı ise % 28,6’ya ulaştı.

Peki, bu veriler bizlerin hayatında ve mimarlık mesleğinde nasıl bir sonuç üretti?

Biraz da krizi nasıl yaşadığımıza bakalım:

İşsiz mimarlar ordusu ve “ben mezun oldum” diyebilmek

İnşaat sektöründeki suni parlama ile birlikte, açılan mimarlık okullarının sayısı da son 15 yılda 4 katına, mimar sayısı da 2 katına ulaşmış durumdadır. Her yıl 8 bin genç mezunun inişe geçen inşaat sektöründe kendine yer aradığını görebiliyoruz. Sadece arşiv oluşturmak için verilen, geri dönüş yapılmayan ilanlar da, çokça karşılaştığımız bir gerçek olarak piyasanın küçüldüğünü bize bir kez daha göstermektedir. Ezkaza davet edilen görüşmelerde ise bilmeniz istenen bilgisayar programlarının sayısı ve dayatılan beklenti öngörülen maaşın üzerine çıkmaktadır.

Özel sektördeki iş ilanlarının azalmasına ilave olarak, kamudaki mimar istihdamının da düşüşte olduğunu, buradaki en çarpıcı notu düşerek özetleyelim: 2018 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı sadece 1 (bir) mimar için kadro açtı.

Tüm bu koşullarda, maaş dâhil olmak üzere, çalışma şartlarının görüşmelerde konuşulmaması, olumsuz tepki ile karşılaşacağını düşünen meslektaşlarımızın da konuyu açamaması sonucu ne şartlarda çalışacağını bilmeden mesaiye başlayan mimarların sayısı ise azımsanmayacak kadar fazladır.

Ucuz işgücü olarak mimarlık

Yakın dönemde, özellikle yeni mezun meslektaşlarımızın “deneme süresi” adı altında düşük ücretlerle ve sigortasız çalıştırıldığına daha sık tanık oluyoruz. TMMOB’nin her sene belirlediği taban ücretin (2019 yılı için açıklanan ücret brüt 4.500TL’dir) altında çalışmak meslek ortamımızda kanıksanmış durumda. Sigortaların eksik yatması, “mimar “ tanımı dışında sigortalanmak yine sık karşılaştığımız durumlar.

Geçmiş dönemlerde yerleşen algının aksine “prestijli” üniversitelerden mezun olan arkadaşlarımızın da işe giriş ücretlerinin 2000-2500 TL aralığında seyrettiği bir süreci deneyimliyoruz. Üstelik bu rakamlar küçük kentlerde daha da düşüyor. “Uzun dönemli stajyerlik” adı altında yeni mezunlar sigortasız ve hatta ücretsiz çalıştırılıyor. Kesilen yemek ve yol ücretleri, AGİ (Asgari Geçim İndirimi)’lerin maaşlara dâhil edilmesi ve doğalında AGİ’nin varlığının unutturulması çoktan sıradanlaştı. Dahası genç arkadaşlarımız bir süreliğine ücretsiz olarak çalışmayı kendileri teklif eder hale geldiler.

Fazla mesai “yeni” patlayan kriz öncesinde de mimarların kronik sorunlarından biriydi. Başta kendi meslektaşlarımız olmak üzere, eğitim hayatından başlayarak proje stüdyolarında, daha sonra tüm iş yerlerinde mimari pratiği; bitmeyen mesailer, meslek hastalıkları ve beraberinde gelen ruhsal-fiziksel tükenmişlik olarak kanıksatmaya çalışması meslek alanımızda aşılması gereken bir sorun olarak uzun zamandır karşımızda durmaktadır. Ancak kriz, çalışan sayısını azaltan firmaların 3 kişi ile yaptığı işi 1 kişiye yüklemesinin de gerekçesi haline geldi. Üstelik bu küçülmenin bedelini yine sadece çalışanlar değil işsiz meslektaşlarımız da ödüyor. Üç kişilik işi bir mimar fazla mesai ücreti almaksızın yaptığında iki kişi işsiz kalıyor. Bu da her zaman için geçerli olan bir gerçeği işaret ediyor: Kâr, bizim emeğimiz ucuzlaştırılarak kazanılıyor.

Mimarlıkta Dayanışmacı Taban Hareketi

Mimarlıkta Dayanışmacı Taban Hareketi tam da ekonomik ve politik baskıların arttığı bir dönemde, yaşanabilir çevreler, kamusal fayda ve emeğin korunması siyasetini yapabilmek, meslek politikası üretebilmek ve bir arada durarak dayanışmayı büyütmek için oluştu. Özel sektörde ve kamuda ücretli çalışan, ofissiz, serbest çalışan, freelancer, akademisyen, işsiz, KHK’lı…  Mesleğine sahip çıkmak isteyen mimarların bir araya gelmesi ile oluşmuş bir hareketiz. Meslektaş dayanışmasını arttırarak daha güçlü kalabilmeyi; meslek alanımızı bu çerçevede düzenleyebilmeyi amaçlıyoruz.

Mimarlar Odası’na kayıtlı üyelerin %80’ini aşan bir oranda ücretli olduğunu, bu sayının da üzerinde odaya kayıtlı olmayan ancak ücretli çalışan ve işsiz mimarların varlığını gözeterek gücümüzü büyük oranda buraya ayırıyoruz. Örgütleyicisi ve bileşeni olduğumuz Ücretli Çalışan ve İşsiz Mimarlar Forumu başta olmak üzere, mimarlığın “ötekisi” meslektaşlarımızla dayanışmayı yükseltiyoruz. Mesleğe yeni atılan genç meslektaşlarımızın işe giriş süreçlerinde, özel sektörde mesleğini icra eden meslektaşlarımızın uğradığı haksızlıklarda, star mimarların taşeronu haline gelen meslektaşlarımızın fikri haklarında, haksız yere ihraç edilen kamu çalışanı arkadaşlarımızın, akademisyenlerin yanı başında olmaya çalışıyoruz. Hiç birimizin sihirli pelerinleri ya da piyasada sağlam yerleri yok; ama dayanışma ile oldukça güçlü bir birlikteliğimiz var.

Yaklaşık 1 yıl önce, bir avuç tanışık meslektaş olarak çıktığımız yolda, dayanışmanın gücü ve deneyim paylaşımı ile büyüyen bir beraberlik oluşturduk, daha da yükseltmeyi amaçlıyoruz. Her geçen gün atomize olan mimarlık ortamında krizin yakıcı etkilerini en aza indirmek için,  örgütlenelim diyoruz.

Her alanda “Örgütlenelim bizim olsun!”

Son dönemde Venezuela krizi gündemi hayli meşgul etti. Ancak çok az değerlendirme iktidarın araçsallaştırdığı popülist “Dik dur arkandayız” söyleminin ya da ana akım medyadaki “Kapitalizmin alternatifi olmaz” ezberinin ötesine geçebildi. Asıl mesele şuydu: Venezuela petrol gelirlerinin topluma daha yatay dağıtılmasına dair önemli adımlar atmıştı ancak üretim ilişkilerine, egemen sınıfa dokunmamıştı. Bu bahsi açmak istedik çünkü dünyada krizlerin eş zamanlı patlaması tesadüf değil ve çıkarılacak dersler var. O da şu ki kent hakkını, ekolojik yarılmayı, talanı, iklimi ve hatta mimarlığı üretim süreçlerinden yalıtarak krizi karşılamak imkansız. Nasıl yaptığımız, ne yaptığımızı belirliyor. Bu nedenle yaşanabilir çevrelere katkı sunan bir mimarlık pratiği arzuluyorsak, mimari pratiğin üretim süreçlerine de mutlaka eğilmemiz, sorunsallaştırmamız gerektiğinin farkındalığını büyütmeye çalışıyoruz.

İşte bu yüzden biz, imar affına başvurduğu dönemde çöken Kartal’daki binayı, arkasındaki ekonomik-politik manzara ile değerlendiriyoruz. Bu nedenle bizim toplumcu mimarlık anlayışımız, tam da bu alandaki baskın görüşün aksine, sadece sonuç ürünle değil onun üretimindeki emek süreçleri ile de ilişkili. Ve yine kent mücadelesi verirken mesleki etik tartışmasını emek süreçlerine de taşımak gerekliliğini hayatımızın her alanında yakıcı biçimde hissediyoruz… Bu tartışmaların ve örgütlenme çalışmalarının yerinin de başta ciddi bir deneyime sahip olan meslek örgütümüz olduğunu düşünüyoruz. Her ne kadar kriz gündemi ve meslek odamızın tabanını oluşturan kesimin ihtiyaçları, bugün mevcut yönetim anlayışı tarafından göz ardı edilse de, meslek odamızın geleceği de bu tablodan bağımsız değildir. Her fırsatta vurguladığımız gibi; odaların, sendikaların yönetimlerinin değişmez iktidar alanları değil mücadele araçları olduğunu söylüyor,  yönetimlere de dayanışmanın hâkim olacağı günlerin yakın olduğunu bu vesile ile ilan ediyoruz. 

Mesleğin tabanını oluşturan ücretli çalışan mimarların örgütlenmesi, meslektaşın meslektaşı taşeronlaştırması, mesleki etik, toplumsal cinsiyet rollerinin mesleğimizdeki izdüşümü gibi sorunların birlikte değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Dahası kişisel deneyimlerimiz ve geçmişteki Teknik Elemanlar Sendikası birikimlerini de önümüze koyarak sendikalaşma tartışmasının da yine bu alan üzerinden yükseltme hedefi taşıyoruz. 

Meslektaşlarımıza öneri ve çağrımız:

Örgütlenelim! Hak gasplarına karşı insani çalışma koşulları bizim olsun!

Örgütlenelim! Sesimizi duymayan iktidara karşı sesimiz güçlü olsun!

Örgütlenelim! Star mimarların taşeronluğu reva değil, fikri haklarımız bizim olsun!

Örgütlenelim! Meslek alanını düzenleyecek imkânlar dayanışmanın olsun!

Mimarlıkta Dayanışmacı Taban Hareketi

*Birgün gazetesinin hazırladığın “Beyaz Yakalılar ve Kriz” dosyası için kaleme alınmıştır.